BIST 10.857
DOLAR 42,41
EURO 49,18
ALTIN 5.639,18
YAZARLAR

Ne için okul?

Okul.

Oktay Aydın
Oktay Aydın[email protected]

 

Herkese farklı algılar çağrıştıran sihirli kavram.

Herkesin farklı anlamlar yüklediği anlam dolu sözcük.

Nedir okul?

Herkes gitmek zorunda mı?

Gitmezse ne olur?

Gidince ne oluyor?

Çoğunlukla, hiç sorgulamadan, gidilmesi gerekir diyoruz. Bu kavram, belleklerimizde, bilincimizde, bilinçaltımızda, sorgulanmadan yer buluyor artık.

Nerden çıkmış bu okul kavramı, nasıl gereksinim haline gelmiş?

İnsan, yaşamı, çevresini doğayı ve tüm evreni merak ediyor. Anlamak istiyor çevresinde olup bitenleri. Yakınlaştırmak istiyor zihninde, varlık nedenini, yaşamda yer alma amacını. Gördüklerini, duyduklarını ve dokunduklarını doğru yorumlamak istiyor. Göremediklerini, duyamadıklarını ve dokunamadıklarını ise sağlıklı öngörmek isteği taşıyor.

Evreni, uzayı ve uzakları merak ediyor. Okyanusun derinlikleri, kutupların gizemleri, gezegenlerin ve yıldızların büyüsü çekiyor onu. Keşfetmek istiyor var olanı, bulmak istiyor var olmayanı, bilinmeyeni, görünmeyeni.

Yaşamak için gereksinim duyduğu temel ihtiyaçlara daha kolay ve daha etkin ulaşmak istiyor. Soyunu daha sağlıklı sürdürmek derdinde daha çok. Bir yerden bir yere daha hızlı daha güvenli ve daha konforlu ulaşmak istiyor. Tarlasını daha kolay ekmek, daha çok ürün almak istiyor. Hastalıklarına daha kolay ve daha kalıcı çareler bulmak peşinde, insan.

Yaşamı anlamak, anlamak için öğrenmek, öğrenmek içinse öğretene ve mekanlara ihtiyaç duyuyor.

İlk okulu evi; ilk öğretmenleri anne babası oluyor, insanın.

İlk ödevlerini içgüdüsel anne karnında yapıyor. Parmağını emerek, annesinin memesini emme alıştırmaları yapıyor. Doğduğunda nefes almayı öğreniyor yine içgüdüsel. İçgüdüsel, deneme-yanılma, koşullama ve gördüklerini gözlemleyerek, taklit ederek ve model alarak, emeklemeyi, yürümeyi, konuşmayı öğreniyor, aile içinde.

Her ihtiyacın hemen giderilemeyeceğini, içimizdeki hayvan olan “id”imizin her isteğine her zaman cevap veremeyeceğimizi, koşullar elverse bile bazen “ego”muzun taleplerine evrensel ve toplumsal yasa ve normlar, “süperego”muz nedeniyle ket vurmamız gerektiğini öğreniyoruz resmi olmayan ilk okulumuzda, ailemizde.

Tüm toplumsal değer yargıları ve kültürel kodlarla donanıyoruz önce. Yeme-içmeden, oturup-kalkmaya tüm davranışlarımız şekilleniyor evde.

Uygarlık geliştikçe, yaşam yetileri ve mesleki ihtiyaçlar karmaşıklaştıkça, insan, gereksinimlerine, önceleri bireysel deneme yanılma ve içgüdüsel keşiflerle ulaşabiliyorken, sonraları ancak, deneyim paylaşma, kendi bildiklerini aktarma ile ulaşabileceğini görüyor. Daha doğrusu, soyunu daha sağlıklı sürdürmek üzere çıktığı uygarlık yolculuğunun ancak bilgi, deneyim ve gözlem aktarımı ile olanaklı olabileceğini düşünüyor.

Eflatun’un “akademi”si ile Aristo’nun “liseum”una kadar öğretme ve öğrenme işlevinin, öğreticilerin gezerek ve bire bir yerine getirildiğini görüyoruz, antik Yunan’da. Roma’da ise daha kurumsal, daha sistematik kurumlar olarak çıkıyor karşımıza okullar. Osmanlıda din eğitimi vermek üzere kurulan medreselerin zamanla “müsbet ilimlere” de kapılarını açan bir çeşit okullara, üniversitelere dönüştüğünü gözlemliyoruz.

Nedir okul?

Nedir okulu tüm diğer öğrenme ortamlarından ayıran?

Sanırım temel ayraç, öğrenmek isteyen bir gruba (öğrencilere), öğretecek bir grubun (öğretmenler), bir sistematik dahilinde (müfredat-program), belli bir mekanda veriliyor olması. Bu ayraçlar, bu öğretim ortamlarını “okul”a dönüştürüyor.

Okullar kimin nasıl işine yarar?

Okullar, devletlerin kendi resmi ideolojilerini, kitlelerine, vatandaşlarına edikte ettiği “kutsal” mekanlarıdır. Devlete ait tüm soyut ve somut değer yargıları, ideolojiler, görüşler, semboller, kutsallar, yasaklar, iyi vatandaş olma kodları okullarda öğretilir çocuklara. Çocuk artık evde değil, devletin, binanın şeklinden, program içeriğine kadar kendisinin belirlediği bir sistem içerisinde, yine devletin kontrolünde yetişmiş eğiticilerin bulunduğu yerlerde, okullarda öğrenme ihtiyacını giderir. Bir çeşit vatandaşlık kodları ile donanır, okullarda.

Birey içinse okullar yaşama ve mesleğe hazırlık ortamlarıdır. Beklenen davranış değişikliklerine kavuşabilmek için bir sisteme (program) ve bilmediklerini bilen ve ona aktaracak belleticilere (öğretmenlere) ihtiyacı vardır. Yaşamı anlamak ve sağlıklı yaşam sürdürebilmek için gerekli tüm yaşamsal ve mesleki bilgiler, birikimler için girer okul sisteminin içine.

Eskiden bunlar çok, hatta hiç sorgulanmazdı. Devlet ve birey ortak paydada (asgari müşterekte) buluşmuş ve herkes zamanı geldiğinde yaşına uygun okullara gider, devletin olanakları çerçevesinde eğitim alır, bireysel yetenekleri ölçüsünde de yararlanırdı.

Üniversite öncesi, okulları genelde, okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise olarak düzeylere ayrılıyor. Liseye kadar genel ve temel eğitim veriliyorken, lisede yavaş yavaş mesleki ayrımlara yollar açılıyor. Üniversiteler ise daha çok uzmanlaşma alanları olarak yer alıyor, sistemde.

Okul, her sistemde olduğu gibi sorunları ve sıkıntıları da içinde barındırıyor.

Kim hangi okula gitsin?

Kaç yaşında gitsin?

Ne tür binalarda öğretim verilsin?

Dersleri kim versin?

Öğretmenler nasıl yetiştirilsin?

Okul istemi kimler tarafından nasıl yönetilsin?

Okul müdürleri nasıl yetiştirilsin?

Okulları sadece devlet mi açsın, devlet dışı (vakıf-dernek-şirket-birey) kurum ve kişiler de okul açabilsin mi? Yani okullaşmada özel sektörde olsun mu?

Okul finansmanı nasıl sağlansın?

Okutulacak dersler ve program içerikleri (müfredat) neler ve nasıl olsun? Buna kim nasıl karar versin?

Okul (eğitim) zorunlu mu olsun? Kaç yılı zorunlu olsun?

Düzeyler arası geçişler nasıl olsun?

gibi yüzlerce soru..

Tüm bu sorular, zamandan zamana ve ülkeden ülkeye değişerek farklı yanıtlar buluyor. Devlet politikası, ekonomik durum, dünya konjonktürü gibi birçok değişken etken bu yanıtlarda.

Soyut tartışmalar da kendine yer buluyor, okul konusunda.

Okulların yaratıcılığa önemli ölçüde ket vurduğu, özgürlük düşüncesinin ciddi oranlarda törpülendiği iddia edenler yadsınamayacak ölçüde artıyor, eğitimciler arasında.

Aslında okulların, hadi kendi adımıza konuşalım, okullarımızın tümünün hedeflerine, öngörülerine, gelecek projeksiyonlarına, klişeleşmiş haliyle “Misyon ve Vizyon”larına baktığımızda, hemen her okul;

  • Kendi dilini sözlü-yazılı çok iyi bilen

  • En az bir yabancı dili çok sözlü-yazılı çok iyi bilen

  • Sorgulama, analitik düşünme becerisi olan

  • Öğrenmeyi öğrenmiş

  • İlgi istek ve yeteneklerini tanıyan ve geliştirme isteği ve çabası içinde olan

  • Yaratıcı

  • Estetik kaygılar taşıyan

  • Özgüveni özsaygısı öz bakım becerisi olan

  • İletişim becerisi yüksek, hoşgörü, empati eşiği yüksek

  • Sanat-spor dallarında yeteneği varsa iyi bir icracı, yoksa iyi bir gözlemci, yorumcu olabilen

  • Evrensel değer yargılarına (toplumsal-hukuk-insan hakları vb.) sahip

  • Hiç kimseyi ırkından, dilinden, inancından, görüşünden dolayı ötekileştirmeyen

  • Bir alanda yetkin, diğer alanlardan bazılarında da fikri olan

  • Ülkesinin ve dünyanın tüm sorunlarına karşı, bilgisi dahilinde duyarlı, gücü çerçevesinde katılımcı, çözüm arayıcı olan

  • Üreten, üzerine düşen sorumlulukları yerine getiren

  • Dünyayı seven ve çevresini koruyan

  • Uygarlık yolculuğunda, çevreye zarar vermeden gelişme kaydedebilen bireyler yetiştirmek,

gibi onlarca olumlu, “nasıl bir mezun?” sorusuna yanıt olabilecek, misyon-vizyon cümleleri kuruyor. Bunlara her ortamda, broşürlerinde, web sitelerinde, okul duvarlarında yer veriyor.

Gerçek öyle mi?

Ne yazık ki, devlet-özel okullarımızın çoğunda misyon ve vizyon süslü kağıtlarda, yazılarda, şık tasarlanmış web sitelerinde sözcükler, cümleler olarak kalıyor; yaşama geçirilemiyor.

Yaşama geçirilmesinde en önemli görev kuşkusuz okul kurucularında, devlette eğitim bürokrasisinde, özelde ise kurucu vakıf-şirket gibi tüzel ya da gerçek kişilerde.

Okul ve öğrenme sadece kuru ve ezbere bilgi aktarımından ibaret olamaz. O da olacak elbette, ama okul aynı zamanda yaratıcı, özgür ve demokrat bireyler olmamıza da ciddi katkı vermek zorunda, durumunda.

Zor değil yapmak.

Öğretmek kadar öğrenmekten de zevk alabilen, öğrencilerinin farklılıklarından rahatsızlık duymayan tam aksine bunu tüm öğrenciler için fırsat olarak görebilen, aykırı düşünen ya da aykırı sorular soran öğrencilerine ket vurmayan, sınıf ortamlarını yaratıcılık ve özgürlük ortamlarına dönüştürebilen öğretmenler ve eğitim yöneticileri ile bu iş pek ala başarılabilir.

Geleceğin zor ve meşakkatli yollarında bizi gerekli bilgilerle birikimlerle donatan, ama yaratıcılığımıza ve özgür birey olma düşüncelerimize ket vurmayan okulları hayal olmadığına inanıyorum. Hiç değilse özel sektörün bu konuda öncü olmasını ve devlet okullarına da itici güç olmasını beklemek eğitimci olarak, vatandaş olarak hakkımız diye düşünüyorum.

Biraz emek, biraz çaba..

Yorumlar