Türkiye eğitimde değil sadece tüm sosyal alanlarda
çuvallıyor. Sosyal politika denildiğinde ücretsiz makarna,
kömür, sığınma evleri filan akla geliyor. Şu hep özendiğimiz
ülkeler yok mu? İşte onlar sosyal politikayı bireyin gelişimi ve
bağımsızlığı esasına oturtuyorlar. Yani vatandaşın karnı doysun,
ısınsın yatsın uyusun diye bir sosyal politika yok.
Bireyin bağımsızlığına odaklanan sosyal politika eğitimde nasıl
tezahür eder? Okul öncesi kurumlar güzel örnekler sunuyor.
Orada bireyin tüm masumiyeti korunuyor ve üzerinde titizlikle
duruluyor. Türkiye’de en çağdaş ve başarılı eğitim kurumları onlar.
Bir anaokulunun normal bir gününe şahit oldunuz mu
bilmiyorum. Eğitim adına umutlu olmak istiyorsanız lütfen gidin
ziyaret edin. Hak vereceksiniz.
Sabah annesinden ayrılmanın biraz hüznü de olsa, içerde
arkadaşlarını görünce öğrencinin hüznü dağılır, mutluluğa dönüşür.
Güne şarkılarla başlanır beraberce. Vakit varsa jimnastik yapılır,
fonda çocukları coşturan bir müzik.
Sonra herkes kahvaltıya, eller yıkanır sırayla, yemek seçmez
çocuklar okulda, hapur hupur yenir her şey.
Sıkılmadan sınıflarına çıkarlar. Ama ne sınıf. Sıra yok,
minderler, yaşlarına uygun oyuncaklar, istenildiği gibi
gruplandırılan masalar, tüm kırtasiye malzemeleri ellerinin
altında. Neden koşa koşa çıkmasınlar ki sınıfa.
Öğretmen daha farklı ilkokuldan, liseden. Bağırmaz, çağırmaz,
belki hoşlanmadığı şey karşısında yüzünü asar biraz ve çocuklar
hemen anlar yanlış bir şey yaptıklarını, özür de dilerler. Bravo
onlara. Sıkılmazlar sınıfta, faaliyet yaparken öğretmenleri onlarla
konuşur. Evde, neyi nasıl yaptıklarını çok iyi tarif ederler
sizlere haliyle. Kavramlar üzerinde titizlikle durulur. Büyük -
küçük, az - çok, heyecanlı - sakin böyle böyle hayatı bizden erken
öğrenirler. Bu yüzdendir erken eğitimin tercih edilmesi.
Not yok, tehdit yok, zorlama yok. Çocuklar öğrendiklerinin
farkında bile değiller. Yaparak, dokunarak, yaşayarak öğreniyorlar.
Hele okulun imkanları iyi ise ne ala. Drama dersine ayrı bir
öğretmen, müzik, yabancı dil, dans, satraç, atölye hep ayrı ayrı ve
daha profeyonel öğretmenlerle tanışıyorlar erkenden. Okul
rehber öğretmenleri çeşit çeşit testleri öğrencilere
uyguluyorlar. Tek tek hepsini tanıyorlar ve aileleri ile
sürekli görüşüyorlar.
Okul dışı aktiviteler o kadar çok ki. Tiyatrolar, sinemalar,
temalı geziler, sosyal kurum ziyaretleri, nerdeyse haftada bir okul
dışına çıkıyorlar. Sınıfta değiller, hayatın içindeler.
Ve evde sürekli okuldan, arkadaşlarından, yaptıklarında
konuşuyor çocuklar. Belli ki mutlular ve belli ki öğrenme istekleri
bitmiyor.
Veliler de o okul öncesi dönemde okula daha sık uğruyorlar.
Çocuklarıyla daha bi candan ilgileniyorlar. Çünkü onlar da
öğreniyorlar ve çocuklarının gelişimine birebir şahit oluyorlar.
Okul öncesi kurumlardan velilerin büyük çoğunluğu memnun.
İlkokula başlayınca bu mutlu tablo değişiyor ve her şey asker
formelliğine bürünüyor, tatsızlaşıyor.
Okul öncesi kurumlardaki bu neşeyi ve eğitim anlayışını genele
yaymalı, acil olarak ilköğretime taşımalıyız. Örnek model
oluşturmuşuz, ne güzel. Neyin nasıl yapıldığı belli. Üstelik bu
kurumlarda çalışanların çoğu lise mezunu ve harika işler
çıkarıyorlar.
Biz bırakalım bu akademik ve profesyonel tavırları da, okul
öncesi kurumlarındaki anlayışı eğitimin geneline yaymaya çalışalım.
Bakanlık bu kurumlara oldukça inisiyatif tanıyor ve onlar da
kendi sınırlı bütçeleriyle ortaya harika bir iş çıkarıyorlar.
İnisiyatif tanımadığı örgün eğitimin hali ortada iken, okul
otonomluğu üzerine biraz daha kafa yormalıyız.