Eğitimde yüz akımız - okul öncesi kurumlar

Eğitim kurumları arasında batı modeline en yakın temsili hem de yaygın bir şekilde okul öncesi kurumlar sunuyor.

Salim Kocabaş salimkocabas@internethaber.com

Türkiye eğitimde değil sadece tüm sosyal alanlarda çuvallıyor.  Sosyal politika denildiğinde ücretsiz makarna, kömür, sığınma evleri filan akla geliyor. Şu hep özendiğimiz ülkeler yok mu? İşte onlar sosyal politikayı bireyin gelişimi ve bağımsızlığı esasına oturtuyorlar. Yani vatandaşın karnı doysun, ısınsın yatsın uyusun diye bir sosyal politika yok.

Bireyin bağımsızlığına odaklanan sosyal politika eğitimde nasıl tezahür eder?  Okul öncesi kurumlar güzel örnekler sunuyor. Orada bireyin tüm masumiyeti korunuyor ve üzerinde titizlikle duruluyor. Türkiye’de en çağdaş ve başarılı eğitim kurumları onlar.  Bir anaokulunun normal bir gününe şahit oldunuz mu bilmiyorum. Eğitim adına umutlu olmak istiyorsanız lütfen gidin ziyaret edin. Hak vereceksiniz.

Sabah annesinden ayrılmanın biraz hüznü de olsa, içerde arkadaşlarını görünce öğrencinin hüznü dağılır, mutluluğa dönüşür. Güne şarkılarla başlanır beraberce. Vakit varsa jimnastik yapılır, fonda çocukları coşturan bir müzik.

Sonra herkes kahvaltıya, eller yıkanır sırayla, yemek seçmez çocuklar okulda, hapur hupur yenir her şey.

Sıkılmadan sınıflarına çıkarlar. Ama ne sınıf. Sıra yok, minderler, yaşlarına uygun oyuncaklar, istenildiği gibi gruplandırılan masalar, tüm kırtasiye malzemeleri ellerinin altında. Neden koşa koşa çıkmasınlar ki sınıfa.

Öğretmen daha farklı ilkokuldan, liseden. Bağırmaz, çağırmaz, belki hoşlanmadığı şey karşısında yüzünü asar biraz ve çocuklar hemen anlar yanlış bir şey yaptıklarını, özür de dilerler. Bravo onlara. Sıkılmazlar sınıfta, faaliyet yaparken öğretmenleri onlarla konuşur. Evde, neyi nasıl yaptıklarını çok iyi tarif ederler sizlere haliyle. Kavramlar üzerinde titizlikle durulur. Büyük - küçük, az - çok, heyecanlı - sakin böyle böyle hayatı bizden erken öğrenirler. Bu yüzdendir erken eğitimin tercih edilmesi.

Not yok, tehdit yok, zorlama yok. Çocuklar öğrendiklerinin farkında bile değiller. Yaparak, dokunarak, yaşayarak öğreniyorlar. Hele okulun imkanları iyi ise ne ala. Drama dersine ayrı bir öğretmen, müzik, yabancı dil, dans, satraç, atölye hep ayrı ayrı ve daha profeyonel öğretmenlerle tanışıyorlar erkenden.  Okul rehber öğretmenleri çeşit çeşit testleri öğrencilere uyguluyorlar.  Tek tek hepsini tanıyorlar ve aileleri ile sürekli görüşüyorlar.

Okul dışı aktiviteler o kadar çok ki. Tiyatrolar, sinemalar, temalı geziler, sosyal kurum ziyaretleri, nerdeyse haftada bir okul dışına çıkıyorlar. Sınıfta değiller, hayatın içindeler.

Ve evde sürekli okuldan, arkadaşlarından, yaptıklarında konuşuyor çocuklar. Belli ki mutlular ve belli ki öğrenme istekleri bitmiyor.

Veliler de o okul öncesi dönemde okula daha sık uğruyorlar. Çocuklarıyla daha bi candan ilgileniyorlar. Çünkü onlar da öğreniyorlar ve çocuklarının gelişimine birebir şahit oluyorlar. Okul öncesi kurumlardan velilerin büyük çoğunluğu memnun.

İlkokula başlayınca bu mutlu tablo değişiyor ve her şey asker formelliğine bürünüyor, tatsızlaşıyor.

Okul öncesi kurumlardaki bu neşeyi ve eğitim anlayışını genele yaymalı, acil olarak ilköğretime taşımalıyız.   Örnek model oluşturmuşuz, ne güzel. Neyin nasıl yapıldığı belli. Üstelik bu kurumlarda çalışanların çoğu lise mezunu ve harika işler çıkarıyorlar.

Biz bırakalım bu akademik ve profesyonel tavırları da, okul öncesi kurumlarındaki anlayışı eğitimin geneline yaymaya çalışalım.  Bakanlık bu kurumlara oldukça inisiyatif tanıyor ve onlar da kendi sınırlı bütçeleriyle ortaya harika bir iş çıkarıyorlar. İnisiyatif tanımadığı örgün eğitimin hali ortada iken, okul otonomluğu üzerine biraz daha kafa yormalıyız.